BİR ZAMANLAR VOLEYBOL

Geçtiğimiz hafta U-16 Kadın Milli Takımı 23 kişilik kadrosu açıklandığında doğal olarak tepkiler geldi. Kadro da sadece Vakıfbank oyuncusu 13 kızımızı görenler; ‘Acaba 14.oyuncu sakat mıydı? Kadroya niye girmedi?’ diye meraklandı! Evet bu soğuk şakayı bir kenara bırakıp, bende bu konuda fikrimi söylemeden geçmeyim dedim ( Gerçi bir çok voleybol sitesi ve sosyal medya dergilerinde bu pek göremedik ama olsun, onlar haftanın karmasını yapıp, sosyal medya fenomeni ablaların ne yiyip, ne içtiklerini merak eden bu voleybol takipçisi kardeşlere anlatıyorlar daha ne yapsınlar)

Şimdi, biraz konuya eskilerden başlayayım.
Eski dediysem 1975 -85 yıllarından. Ondan öncekileri değerli Voleybolun unutulmazları abilerimizden zaman zaman dinlemiştim. Ben kendi gördüğüm, bildiğim, yaşadığım gerçeklerden bahsetmek istiyorum ki, 1990’lardan sonra doğan “x” mi “z” mi “y” mi ne diyorlarsa işte , o kuşak çocuklarımız ile 1980 lerde doğan Antrenör kardeşlerimiz biraz daha bu milli takım seçme ve seçilme olayına vakıf olsunlar. Liglerimizin nasıl oluştuğu hakkında biraz hayal güçlerini harekete geçirsinler istiyorum…

1976 yılında lisanslı voleybol oyuncusu olarak, İzmirspor yıldız-genç takımında parkelere adım atmıştım. Efsane olarak bilinen (eski haliyle) İzmir Atatürk Kapalı Spor Salonunda.
Fotoğrafım  da var ama siyah-beyaz tabii ki…O zamanlar şimdi ki Efeler ligi haricinde başka da lig yok. Yok dediysem var ama sadece illerde, 1.2.3.4. Küme olarak bilinen alt grupların olduğu yöresel kulüplerden oluşan amatör ligler var. Her sene kendi kümesinde 1.veya 1-2 olan Şampiyon takımlar, bir üst lige çıkardı.

Buradaki 1.Küme olarak tarif ettiğim (özellikle İstanbul-Ankara-İzmir-Bursa-Adana-gibi illerde)şimdiki 2.Deplasmanlı lig düzeyindeki takımlardan oluşmaktaydı ve her sene bu 1.Amatör kümelerden oluşan takımlar, o ilin başarı ağırlık puanı ve takım sayısına göre deplasmanlı lige katılacak kontenjan takımları belirlerdi. Örneğin,İstanbul’un 1 ve 2.takımları direk yarı finallerden başlar, 3.ve 4.takımı çeyrek finale giderdi. İzmir’in1.takımı sadece yarı finalden başlar, 2.olan takımı ise çeyrek final gruplarından başlardı. İzmir’de 3.ve 4. Takımlar o sene hiçbir yere gidemezdi. Belirlenen bu takımlarda önce çeyrek final, sonra yarı finalden geçer nihayetinde “TERFİ TENZİL” denilen Deplasmanlı lige yükselme maçlarına yani FİNAL GRUBUNA gelirlerdi.. Burada 1 ve 2. olan takımlar Deplasmanlı Erkekler Liginde oynamaya hak kazanırdı..

Nasıl ama 3,5 saatlik Star Wars  filmi gibi değil mi? Bu arada “Terfi Tenzil” denilen bu final maçlarının hikayesini de ayrıca bir yazımda anlatmak isterim. Ne olaylar, ne yaşanmış gerçekler, ne entrikalar var, bilemezsiniz…Bir dönemin “Yeşilçam filmlerini” aratmaz vallahi…Neyse biz esas konumuza dönelim;

Deplasmanlı Lig olarak adı geçen ligimizde 1976-77 sezonunda, İstanbul’dan 7 takım, Ankara’dan 3 takım, İzmir’den 2 takım (Göztepe ve Denizgücü) ile Bursaspor (küme düşmüştü sanırım)dan oluşan 13 takım var. Bu takımlar arasında biri de askeri takım olan, Ankara’da Muhafızgücü var ki, çok zorlu bir takım olarak senelerce ligimizde yer almıştır.

Deplasmanlı denmesinin sebebi ise, İstanbul’dan bir takım veya 2 takım İzmir’e gelir. Örneğin; B.Boronkay ile Galatasaray sadece Cumartesi ve Pazar günü arka arkaya İzmir takımları ile oynarlar ve dönerlerdi tekrar geldikleri şehire…daha somut bir örnekleme yapayım;

Cumartesi;  Saat 15.00 : B.Boronkay – Göztepe / Saat 18.00: Galatasaray –Denizgücü

Pazar; Saat 15.00 : Göztepe-Galatasaray / Saat 18.00: Denizgücü – B.Boronkay

Lig bu fikstür ile oynanan maçlardaki puanlara göre (galibiyet 2 mağlubiyet 1  puan alır, alınan set ile verilen set averajına bakılır sezon sonunda) böylece Lig şampiyonu belli olurdu. Play-Off diye bir sistem yoktu. O zamanlar Avrupa’ya sadece 1.veya 2.takımlar, bazen de 3. Takım gider, 4. Veya 5. takımlar Balkan şampiyonası ile Koraç kupası diye bir kupa vardı anımsadığım, oraya iştirak ederlerdi..Hepi topu o yıllarda, Avrupa ile temasımız senede 2-3 maç olurdu takımlarımızın. Daha ileriye gittiğimiz zaman ortalık ayağa kalkardı. Hele hele Şampiyonlar ligi veya Avrupa Kupa Galipleri kupası (şimdi ki CEV Cup) 4’lü final gruplarına katıldık mı,  “DESTAN YAZDIK” diye başlıklar atılırdı (Hürriyet-Milliyet-Tercüman-Cumhuriyet) ulusal alana yayılan gazetelerde…

KADINLAR Ligin de Deplasman falan yoktu!

Sadece Büyükşehirlerde KÜME maçları diye tabir ettiğimiz, bökgesel takımlardan oluşan belirli sayıdaki kulüp takımları vardı. Kadınlarda 1984-85 yılından itibaren Deplasmanlı Lig oynanmaya başlandı. 
Neredeeeeen nereyeee gelmişiz kısa zamanda öyle değil mi?

Hafta sonları oynanan bu maçların düzen ve kuralları ile seyircileri ve ambiyansı hakkında da, birkaç cümle etmem gerekir ki, gelişen ve değişen voleybolun tarihi süreci daha iyi anlaşılsın.

Genelde günün ilk maçı saat 14.00 veya 15.00 de başlardı..
Saat13.00 de de başladığı olurdu. Çünkü eğer 2. bir maç olacaksa en az 2.5-3 saat aralıklı olmak zorundaydı (nedenini aşağıda detaylı anlatmaya çalışacağım) Sadece Servis atanın kazandığı sayı ile ilerleyen 15 sayı ile setin bittiği sistemde, şimdiki gibi her hata 1 sayı değildi. Oyuna servis ile başlayan eğer hata yaparsa, servis karşıya geçer SAYI YAZILMAZDI. Eğer servis attığınızda karşınızdaki takım hata yaparsa veya siz hücum eder de top (bu arada sadece 1 adet maç topu olurdu) yere düşerse SAYI ALIRDINIZ. Benim gibi bu senelerde maç yapanlar çok iyi bilirler, 3-2 biten maçların süresi en az 3-4 saat falan olur, maç bittiğinde sizde biterdiniz!
Düşünün bir önceki gün oynadığınız 3-2 lik bir maçın ertesi günü maça hangi yorgunlukla çıktığınızı.

Lig maçlarında…Üstelik şimdiki gibi, maç arasında yok efendim muz yemek, sporcu içeceği içmek falan, hayal..Sadece SU…O kadar…Belki bir uyanık antrenör size fındık-fıstık  veya kuru üzüm verir de,biraz düşen şekerinizi yükseltirsiniz..

Velhasıl, bu 15 veya 2 sayı üstün olanın 1 set aldığı oynanan sistemde,aileler yine seyirci olarak ilk sırada olsalar da, genelde voleybol oynayan amatör kulüp sporcuları veya ilk başlayan meraklı gençler ile voleyboldan da zevk alan futbol veya basketbol seyircileri salonda yerlerini alırlardı, tabii ki bilet kuyruğuna girip, demir turnikelerin olduğu giriş kapılarından salona geçtiklerinde…ama yerlerine geçmeden büfeden gelen o enfes sucuk-sosis-kaşar kokuları izin verirse tabii… O sandviçlerin kokusu, tadı o yılları yaşayanların şu anda bile burunlarına gelmiştir sanırım. Karnı aç olanların (olmasa da,özellikle oradan almak isteyenler vardı) önce kuyruğa girdiğini, sonra da içecekler ile birlikte tribünde yerlerini aldıktan sonra, maçın havasına yavaş yavaş girmeleri ancak 15-20 dakikayı bulurdu..

Isınma sırasında topu 3 metre içine vurmak ve tavan spot ışıklarına kadar yükseltmek ayrı bir yetenekti. Karşı takım oyuncuları ile genelde arkadaşlık düzeyi dosthane ve sempatik olsa da maç sırasında birbirlerinin gözünün yaşına bakmaz, akla, hayale gelmeyen akıl oyunları ile birbirlerini kızdırır, böylelikle seyircileri de havaya sokar, genelde küfür olmayan sloganlar ile çoşkun bağrışmalar ile takımlar desteklenirdi. Tek tribünlü salonlar haricinde, karşılıklı tribünlerin olduğu (Atatürk Spor Salonu öyleydi) salonlarda, karşılıklı tezahüratlar ile rakip oyuncuların sinirleri bozulmaya çalışılır, özellikle rakip oyunculardan biri hedef alınır (genelde değişik bir saç şekli olan veya farklı bir aksesuar kullanan veya en güçlü olan) maç boyunca sık sık bir lakap takılarak, küfür etmeden bağırılır, sinirlenmesi sağlanırdı. Örneğin; Şşşşş Kırmızı ayakkabılı…Heyyy kızıl saçlı…ya da Coniiii leyn (yabancı ise) buraya bak,gibi…

Maç oynanırken, yedek oyuncular tribünün demirlerine yaslanıp, kendi aralarında veya tribün ile muhabbet ederler, benç de oturan rakip oyuncu ve antrenörlere zaman zaman sözlü sataşmalar edilir, gerektiğinde oyuncu değişimleri ile ilgili akıllar verilirdi!
Lakap takılan sadece oyuncular değildi, rakibin antrenörüne de lakaplar takılır, maç boyunca sataşmalar olurdu. Bu arada şimdi ki gibi sahaya 3 antrenör 1 istatik antrenörü, masör, malzemeci falan olmazdı. Sadece 1 Antrenör olurdu, eğer yardımcı antrenör olursa, o bencin arkasında oturur, gerektiğinde baş antrenörüne fısıltılar ile konuşurdu. Bizim Türk takımlarında genelde olmazdı ama Avrupa dan gelen takımlarda 2-3 yardımcı kadro olurdu.

Basın, hakemler, protokol tribününü anlatmaya henüz gelmeden bu kısmı burada bitirmek için sizlerden izin istemek zorundayım, değerli e-voleybol takipçileri…En kısa zamanda DEVAM EDECEK.

Sağlıcakla Kalın

1 Comment

  1. Levent kardesim cok guzel anlatmıs.eklemek istedigim iki konu var .Birincisi Servis köseleri Şimdiki gibi 9 m lik dip cizginin her tarafından atılmazdısahanin sağ kösesinden ( 3 m lik bir alan ) atılan servisler .ayağınız 15 cm lik alan belirleme cizgilerine deyse hatalı servis olurdu.2.si Antrenörler mola dışinda ayağa kalkamazlardı. Levent kardesim bu iki konuyada kendi uslubuyla anlatırsa sevinirim

    Beğen

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google fotoğrafı

Google hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s